Tag Archives: efekan

Yürüyüş Yapalım mı?

Standard

Havalar ısındı ornitorenk bağlasan yerinde durmaz kışın kış uykusuna yatan bünye yazın kurtlanır eee bebe zaten doğuştan kurtlu. Bizde gezi rotaları çocuğa göre düzenlenmez çünkü zaten çocuk afedersin bin kaplan gücünde dünya üzerindeki tek korkusu kendi ifadesiyle tatlandırıcılı katkı maddeli gıdalar ve onları yiyerek yaşlanmak. Amerikalı kötü insanların yaptığı cipslerden hele iki üç tek yesin vicdan azabından uykulara dalamaz ama paraşütle atlamak için her yaz benimle tartışırda tartışır. Atlat kurtul ama öyle değil ki elin adamı çocuk kaç yıldır atlıycam da atlıycam anasının başının etini yiyor demezde kadındaki psikopatlığa bak beş yaşındaki bebeyi uçurumdan atıverdi der. Allahtan izlediği belgesellerde bungee jumping’ e rastlamadı henüz gerçi son zamanlarda Antik Uzaylılar Belgeseline takıldı kaldı ondan ama korkuyorum bu belgeselciler Pentecost Adalarındaki bu atlama törenlerini bir şekilde uzaylılara bağlamayı başarırsa ondan da haberdar olur (anam ben ne dedim bu adamlara konu gerek tez gerek zaten eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürülür mü?)

İşte böyleyken böyle bebe kurtlu ana baba daha kurtlu olunca aman çocukla gitmeyin denilen her yere gidilir bir şekilde. Hani sonuçta gidilen rotalar pek mi zor çıkar yok anam babam neredeee hoplaya zıplaya gidilen yolar işte. Hafta sonu böyle bir Antik Likya Yolu rotasını yürüdük Limanağzı çoğunlukla tek gidiş yolu denizden miş gibi lanse edilen aksine yürüyerekte ulaşılabilecek güzel bir liman yaklaşık 5 kilometrelik rota boyunca toprak yol, makiler, dik inişler her şey var. Başlayalım mı fotoğraflara 🙂

limanagzi1

Büyükçakıl mahallesinde arabamızı bıraktıktan sonra düşüyoruz yollara (ultra pembe pantolonumu fark ettiniz değil mi vallahi tamamen benim insiyatifim dışında koca kişisi tarafından bana alınmış iki pembe pantolondan biri diğeri daha bir barby, daha bir ornitorenk savar ama ne yapalım).

limanagzi2

Yolu bilmesekte kaybolma korkusu yok Likya Yolunun işaretleri bize kılavuz üstelik ultra maceracı kaşif Efekan için bunları bulmak ayrı bir keyif.

limanagzi3 limanagzi4

Arnavut kaldırımından toprak yola ardından patikaya dönüşen yolda ilerlemeye devam.

limanagzi5 limanagzi6

Adım başı bir sürpriz.

limanagzi7

Makiler bodur bitkilerdi hani ya onlar sandığımız kadar bodur değil ya da ben ciddi anlamda bodurum.

limanagzi8

Hedef göründü.

limanagzi9

Bizim evler kibrit kutusu gibi üst üste olsa da Likyalıların mezarları bile estetik mezarları bile manzaralı.

limanagzi10

Tırmandığımız yeter birde inişe geçmek gerek.

limanagzi11

İniş dediğim uçurum tek kare fotoğrafa sığdırmak mümkün değil yüksekliği çooook yüksek diyeyim siz anlayıverin. İnişe yardımcı olsun diye duvara devasa çivilerle halatlar tutturulmuş kırpığa sorsan bunda ne var ki.

limanagzi12

İşte bir sürpriz daha kaya mezarları.

limanagzi15 limanagzi14

Kaş çok geride kaldı.

Bence etabın en tehlikeli kısmı toprak yol ben hep böyle yerlerde düşmüşümdür 🙂

limanagzi16

Veeeeeee Limanağzı’nda deniz sezonunu açan Efekan.

limanagzi17

Teknecilerin tekneyle dönün çocuğa bari acıyın sözlerini kulak ardı ediyoruz çünkü dönüş için yapılmış planlarımız var biran önce yola çıkmak gerek hava kararmadan yürünecek 5 km bizi bekliyor.

limanagzi18

Uçurumdaki ipler artistik jimnastik hareketlerini sergilemek için de kullanılabiliyor.

limanagzi19 limanagzi20

İnerken gözümüze kestirdiğimiz kaçak temel olduğunu düşündüğüm bir yapı üzerinde ateşimizi yakıyoruz ki etrafa alevler sıçramasın. Mangal kültürü babadan oğula aktarılan bir erkeksel mevzuu.

limanagzi21 limanagzi22

Ornitorenkler yemekten sonra daha bir keyifli oluyorlar bunu sizinle paylaşmışmıydım.

limanagzi23

Artık toprak yola geri döndüğümüze göre acele etmeye gerek yok yavaştan alabiliriz.

limanagzi24

Ve günü denizden batırıp güzel bir günü noktalayabiliriz.

limanagzi25

Ama daha bitmediiiiii. Arabaya binip eve giderken bunca yıldır buradayız geziyoruz türlü türlü bitki görüyoruz da hiç peygamber çiçeği görmedik diye düşündüm ve peygamber çiçeğini özlediğimi fark ettim peki  ne oldu? Kaş’a varır varmaz hiç beklemediğim bir yerde karşıma çıktı. Güzel sürprizler hep sizinle olsun 🙂

limanagzi26

Reklamlar

En Güzel Hikayemin Hikayesi

Standard

Bir süre önce bir yazı paylaştım, Efekan’ın geçen yıl bana kaleme aldırdığı ve sonrasında duvarlara astırdığı bir notu defterime de not etmişim. O gün o yazıyı buldum çok hoşuma gitti cümleleri, duygusu hani kargaya yavrusu şahan görünürmüş kirpide yavrusunu pamuğum benim diye severmiş ya o misal hemen paylaştım. Ama bu yazının çok güzel bir hikayeye ve etamin projesine ilham olabileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Hala hissettiğim duyguları ve gururu tarif edebilecek bir cümle kuramıyorum. Kelime dağarcığım kısır kalıyor dilim ise lal.

Tek yapabildiğim etaminle harikalar yaratan ve bu sanat eserlerini inanılmaz güzellikteki hikayeleri ile destekleyen Nurdan hanıma sonsuz şükran ve sevgilerimi sunabilmek.

 “Kırpık Saçlı Prens”

*-*

Çok eski zamanların birinde; zirveleri yaz kış karlarla kaplı heybetli dağların arasında, bereketli ovaların üzerinde yükselen bir küçük bir krallık vardı.

Yılın çoğu zamanında kardan geçit vermez dağ yolları nedeniyle; diğer ülkeler ve krallıklarla bağlantısı az olan bu küçük ülkenin insanları; sahip olduklarının kıymetini bilir ve mutlu, mesut yaşarlardı.

Bu durum, taa ki herkesin çok sevdiği iyi ve cesur kralları ölüne kadar sürüp gitti.

*-*

Bu küçük ve saklı ülkenin cesur kralı; en çok sevdiği hobisi olan “dağ keçisi” avına çıktığı bir sefer; devasa boynuzları olan iri bir erkek keçinin ardınca giderken, atının ayağının kaymasıyla birlikte uçuruma yuvarlanmış ve ölmüştü.

Bu, hiç kimsenin beklemediği vakitsiz bir ölümdü.

Kralın tek oğlu henüz 14 yaşındaydı ve tahta geçmeye hazır değildi. Ancak başka aday olmadığından, cenazenin defnedildiği gün kraliyet tacını giydi.

Ülke halkı o günden sonra gelmiş geçmiş en despot kralıyla başbaşa kalmıştı artık…

 Ülkenin despot kralı; aslında daha doğar doğmaz, dadıların elinde büyümüş olan; kendini hatırladığı zamanlardan itibaren ebeveynlerini sadece akşam yatmadan evvel; “iyi geceler” dediği zamanlarda görebilen sevgi yoksunu bir çocuktu.

Kraliyet çıkarları gereği; yakın akraba ilişkileri içindeki anne ve babasının, evliliğinden olan çocuklar içinde yegane o hayatta kalabilmişti. Ancak yakın akraba evliliğinden gelen bozuk genetik miras; çok sayıda tedavisi neredeyse imkansız olan hastalıkları da taşımıştı hayatına.

Örneğin kanı pıhtılaşmadığı için küçük bir kesik dahi hayatı tehlike yaratabilmekteydi. Bünyesi son derece alerjikti ve bu nedenle amansız bir astım hastalığı vardı. Çocukluğundan beri  nefes alamayıp öleceği korkusunu pompalayan, korkunç astım krizleriyle boğuşmaktaydı.

Bahar ve yaz ayları kaşıntı, kızarıklık, burun akıntıları ve nefessiz kalacağı yoğunluktaki krizlere neden olan toz ve çiçek polenleri; kışın son derece kırılgan yapısı nedeniyle soğuktan üşütüp hastalanmaması için sarayın odalarında, adeta kafes içinde büyümüştü.

Kralın yaşayan tek evladı ve tahtın tek varisi olduğu için her an üstüne düşen, titizlenen dadılar, hizmetçiler arasında geçen çocukluğu ve ergenliği sırasında edindiği korkular da hayatını kabusa çevirmişti.

Prens; sevgisizlik, hastalıklar ve korku üçgeni içinde 14 yaşına basmıştı artık.

Etrafında pervane olan onca dadı, hizmetçi ve insana rağmen, anne ve babasından göremediği sevgi ve yoksunluk duygusu; üzerine bir de hayatını cehenneme çeviren hastalıklar ve esiri olduğu korkular; kişiliği üzerinde doğal olarak çok olumsuz bir etki yaratmıştı.

Bu nedenle çok erken yaşta devraldığı tahtın sorumlulukları onun omuzuna fazla gelmiş; kişiliğinde gelişmeyen sevgi ve anlayış eksikliğine Kral olduktan sonra edindiği öldürülme korkusu da eklenince; ülkenin görüp görebileceği en despot kralı oluvermişti.

Özellikle üzerinden hiç atamadığı öldürülme korkusu; onun nefes alan, yürüyen, sürünen, konuşan her canlıyı ve herkesi düşman görmesine; bu nedenle tarihte eşi benzeri olmayan kararlara imza atmasına neden olmuştu. 

Zehirleyecekler korkusundan yemek yiyememesi nedeniyle korkunç derecede zayıftı ve fiziki yapısı, sürekli bir sinirlilik hali geliştirmesi üzerindeki en önemli etkendi.

Yıllar içinde despotluğu iyiden iyiye artmış; babasından miras aldığı bu güzel yeşil ülke; giderek kabus gibi bir yere dönüşmüştü. Ülke halkı için yaşamanın tahammül edilmez hale geldiği bu zaman diliminde, zalim krallarında olabildiğince uzaklara kaçmaya karar verdikleri için ülke sokaklarında her geçen gün daha az insan görülür olmuştu.

*-*

İşte; sonradan adı unutulup sadece lakabı ile çağrılacak olan oğlan çocuğu, böyle bir iklimde dünyaya geldi.

İlk doğduğu anda, anne ve babasını çok şaşırtan, kırpılmış fırça gibi dimdik sarı saçları onun ömrünce taşıyacağı lakabına vesile olmuştu.  “Albert” olan asıl adı bir zaman sonra unutulmuş herkes onu ” Kırpık” olarak çağırmaya başlamıştı.

Ülke üzerine sinen korku duygusuna  inat; sürekli kahkaha atan, merak ve sevgi dolu bir çocuk olarak büyüyüp gelişiyordu…..

“Belle”

*-*

 

*-*

Daha doğduğu gün annesini kaybetmişti. 

Despot kral, ülkenin askeri ve ekonomik güvencesini temin etmek ve konumunu güçlendirmek üzere, çok sayıda ülkeyle temasa geçmişti. Ancak kötü şöhreti o kadar yayılmıştı ki politik gerekçeler ne kadar güçlü olursa olsun; evlenme çağına gelen Krala, komşu krallıklardan dahil olmak üzere hiç bir ülkenin prensesi eş olmaya yanaşmamıştı.

Oldukça uzun zaman kendisine eş olması ve tahta varis doğurması için soylu bir gelin bulamayan Kral, yatışmayan sinirini tebaasından çıkarmaya, akla hayale gelmez fermanlar çıkararak, insanlar dahil yaşayan her canlının hayatını tehlikeye sokmaya başlamıştı.

Örneğin, zehirli oldukları için ülkede yetişen tüm mantarların toplanıp imha edilmesi için ferman yayınlamıştı. Eğer ülke sınırları dahilinde mantar yetiştiği görülürse, o mantar derhal imha edilecek; arazisinde mantar yetişmesine göz yumanın da başı kesilecekti.

Bir diğer fermanı; astım krizlerine neden olduğu bilinen her şeyin ya ülke sınırları dışına çıkarılması ya da itlaf edilmesi hakkındaydı.

Kısa süre içinde ükeden kedi ve köpekler ya öldürüldü ya da ormanın içine terkedildi.

Kavak ağaçları ve akağaçlar kesildiler.

Ancak kedilerin yok olmasını fırsat bile fareler ülkenin dört bir yanındaki evleri, ambarları, kilerleri basınca; bu defa da ambarlara, kilerlere dadanan tüm hayvanların öldürülmesi için emir vermişti.

Ülkede yaşayan tüm kemirgenler kısa sürede öldürülmüştü öldürülmesine ya kral daha rahat nefes almaya fırsat bulamadan; kemirgenlerle beslenen hayvanlar aç kaldıkları için kümeslerdeki hayvanlara hatta insanlara saldıramaya başlamışlardı. 

Olaylar o derece çığrından çıkmıştı ki Kral çareyi ülkede uçan, yürüyen, sürünen, yeraltında yaşayan ne kadar hayvan varsa hepsinin öldürülmesine dair ferman yazmakta buldu.

Tüm bu gelişmelerden sonra bir müddet rahat etti Despot Kral, ancak bir süre sonra başka başka tuhaf olaylar birbiri ardına gelişmeye başladı.

Önce ağaçlar çiçeklendikleri halde meyve vermez oldular. Meyve vermeyince tohumların arkası kesildi; ağaçlar yaşlanırken hiç yeni bir fidan yetişmez oldu. Sonra artık çiçekler açmaz oldu. 

İlk yıl açan çiçekleri dölleyecek arı, sinek, kelebek vs. olmayınca çiçekler döllenememiş meyveye duramamışlardı. Meyve ve sebze yetişmeyince görünmedik ölçüde kıtlık başladı.

Yiyecek her şey ülke dışında getirilmeye başlandığında zaten yoksul olan halkın beli daha da bükülmüştü.  Bu durum her gün daha kötüye giderken, halk tarım ve hayvancılık bittiği için açlık ve yoksulluğun esiri olmuş, çareyi ülkeyi terketmekte bulmuştu çoğu…

Ülkenin yaşlılar konseyi, Kralın bu tükenmez hırsını, despotluğunu ve zulmünü hiç olmazsa dizginlemek için aklı başında asil bir genç kızla evlendirmenin iyi bir çözüm olduğuna dair fikir birliğine vardılar.  Neticede Kralı hem güzelliği hem de aklıyla etkileyebilecek tek bir aday bulabildiler. 

Belle’ in annesi!

Genç kız, krala sadakat yemini eden şövalyelerden birinin en büyük kızıydı. 

Güzelliği, merhameti ve sadeliği ile hemen herkesin dikkatini çekmekteydi.

Kendisine yapılan çaresiz teklifi, ülkenin selameti ve insanların biraz da olsa nefes almaları için kabul etti. Halkı için yaptığı bu fedakarlık nedeniyle herkes tarafından çok sevildi.

*-*

Kral; yüzü ve kalbi çok güzel olan Kraliçe ile kısa süren evliliklerinde çok mutlu olmuştu.

Mutluluğu, verdiği kararlara olumlu yansımış ama ne yazık ki bu mutluluğu bir yıldan az sürmüştü.

Kraliçe daha küçük kızını kucağına alamadan doğum sırasında hayata gözlerini kapatmıştı.

*-*

Kral, karısının kaybından sonra giderek daha çok hırçınlaşmış ve daha fazla içine kapanmıştı.

Uzun zaman içinde taşıdığı ölüm korkusu yeniden depreşmiş; karısını doktor ve ebelerin öldürdüğüne inandığı için hepsinin hayatını sona erdirmişti.

Sonrasında saraydan içeriye bundan böyle tek bir doktorun dahi adım atmasını yasaklamıştı.

*-*

Belle bu şartlarda büyüyüp yetişti.

Annesi öldüğünde, ona süt vermesi için tutulan süt annesinin şefkat ve ihtimamı ile bebekliğini geride bıraktı. 

Annesi  gibi bağlandığı bu kadının hayatından çıkmaması için Krala yalvarmış ve nihayetinde süt annesini ve tüm ailesini sarayda yaşamaları için Kralın onayını almıştı.

*-*

Belle’ in süt annesi  kırpık saçlı Albert’ in de annesiydi.

Belle ve Kırpık küçük yaşlarından itibaren arkadaş oldular ve birlikte büyümeye başladılar.

Küçük çocukların kahkahaları sarayın yıllar yılı çocuk kahkahası çarpmamış asık yüzlü duvarlarında çınlamaya başlamıştı artık….

 Kırpık saçlı Albert, Prenses Belle ile olan arkadaşlıkları sayesinde sarayın sunduğu imkanlarından daha fazla faydalanıyordu artık.

Örneğin, Belle’ in eğitiminde ona eşlik etmeye başlamıştı.

Dil bilgisi, Latince, tarih, coğrafya, fen bilimleri, astronomi ortak aldıkları derslerdendi.

Sarayın geniş kütüphanesi kullanımına açıktı ayrıca.

İki küçük çocuk at binmeyi de beraber öğrenmişlerdi.

Prenses piyano ve arp eğitimi alırken; Albert,  Belle’in büyükbabasının isteğiyle; Şövalye’ lerin eğitim kışlasına 7 yaşından itibaren kabul edilmişti.

Büyük bir kılıç kullanma ustası olan Belle’ in büyükbabası; Albert’ in eğitimi ile bizzat ilgilenmekte; savaş aletlerini kullanmakta gösterdiği beceri nedeniyle de Albert’ e özel bir sevgi beslemekteydi.

Yıllar birbiri ardınca akıp giderken; sarayın dışandaki halk zorluk içinde yaşamakta; çocuklar olan bitenden habersiz huzur içinde büyümeye devam etmekteydiler.

*-*

Yıllar yılları kovaladı ve Kırpık Saçlı Albert 15, Prenses Belle 13 yaşına ulaştılar.

*-*

Albert, Şövalyelik eğitiminin neredeyse sonuna gelmek üzereydi ve savaş aletlerini kullanmakta parmakla gösterilen bir şövalye adayıydı artık.

Belle ise annesinin iyi huylarını ve güzelliğini üzerinde taşıyan; ilerde çok akıllı ve yetenekli bir kraliçe olacağının tüm işaretlerini taşıyan bir Prenses’ e dönüşmüştü.

*-*

Oysa, Prensesin 14 yaşına basacağı gün yaşanacaklar hem krallığın kaderini hem de çocukların hayatını sonsuza kadar değiştirecekti.

   *-*

“Belle’ nin Doğum Günü”

Belle’ in veliaht prenses tacını takacağı 14. doğum günü şerefine büyük bir şölen düzenlenmişti.

Bu özel gün; kral babasına rağmen halkın çok sevdiği prenseslerine hediye vermeleri için isteyen herkesin katılacağı büyüklükte bir şölene de evsahipliği yapacaktı.

Sarayın göz alabildiğine uzanan devasa bahçesi ve bahçedeki büyük gölün kenarları, günlerce süren hazırlıklarla süslenmiş; sarayın kilerindeki hemen her şey doğum gününe katılacak olanların yemesi için hazırlanmıştı.

O akşam üzeri hazırlıkların nasıl gittiğini görmek isteyen Belle ve Albert, en son mutfağa da göz attıktan sonra; ertesi günü yapılacak olan şölen ve gelecek hediyelerden heyecanla bahserek Belle’in oda kapısına kadar gelmişlerdi.

“Sabah erkenden kalkacağız; o nedenle ben erken yatacağım” dedi Belle.

“Heyecandan uyku tutmaz beni ama yarın yorulacağım için ne kadar dinlenebilirsem o kadar iyi olur. İyi geceler Albert” diye de ekledi.

“İyi geceler Belle, güzel rüyalar görmeni dilerim” dedi Albert.  

İçinde birden bire garip bir his ve bir sıkıntı uyanmıştı.

Belle, kapısını kapatmadan ” Albert, yarın sabah ilk olarak senin hediyeni almak istiyorum; kalkınca hemen benim odama gelir misin lütfen?” diye seslendi.

“Olur Prensesim gelirim” dedi Albert; içindeki sıkıntı hissi giderek daha çok güçlenmişti.

*-* 

Ertesi sabah, daha gün ışımadan kalktı Albert.

Belle’ ye hediye etmek için sarayda yetişen en güzel gülü aramak üzere hızlı adımlarla gül bahçesine yöneldi.   Gün ışımadan ve güneşi görüp de yapraklarını tam açmadan, 

bir tanesini Prenses için kopartmayı planlıyordu.

Sarayın gül bahçesi, Belle’ in odasının tam altındaydı. 

Prenses, çok sevdiği güllerin kokularını duyabilsin diye, birkaç yıl önce Kralın emriyle oraya taşımışlardı tamamını.

Ülkede hiçbir bitki, ağaç çiçek açmaz iken sadece bu güller açardı.

Onların nasıl açtığını, açabildiğini de bilen çıkmamıştı henüz.

O nedenle bu bahçe, krallığın yegane güzelliği, kraliyetin de mucizesiydi. 

Albert, gül bahçesine geldiğinde; Belle’ in pembe güllerin yetiştiği tarafa doğru yöneldi. Birbirinden güzel pembe gül goncaları arasında en güzeli olduğuna kanaat getirdiği birine yönelip koparttığı anda; önce gözleri kör eden bir ışığın aniden belirdiğini ve Belle’in odasına girdiğini gördü. 

Işığın ardından kulakları sağır eden bir gürültü ve uğultu duydu.

Kulakları sağır eden bu gürültüyle beraber tüm saray ahalisi yerlerinden fırlamış; telaşla gürültünün nereden geldiğini ve neden kaynaklandığını aramaya başlamışlardı.

Albert soluk soluğa Belle’ in odasına vardığında, kral dahil pek çok kişinin kapıyı açmaya uğraştıklarını gördü. Dakikalar boyunca da açamadılar. 

Kapı adeta bir demir yığınına dönmüştü. Kırılması ya da açılması mümkün görünmüyordu.

Uzun uğraşlardan sonra bu şekilde kapının açılmasının mümkün olamayacağını gören kral, Belle’in balkon kapısının kırılarak, kızının odasına girilmesi talimatını verdi.

Balkona tırmanmak üzere gönderdiği adamlardan biri kısa süre içinde soluk soluğa geri döndü ve 

“Kral’ ım” dedi. ” Gül bahçesi yok artık onun yerine gökyüzüne kadar uzanan taştan bir duvar var. Duvarın üzerinde ne bir kapı ne de pencere görünüyor. 

Prensesimizin odasına balkondan girmek artık imkansız”

Bir an derin bir sessizlik oldu. Orada bulunanlar bu beklenmeyen durum karşısında ne söyleyeceklerini ya da ne yapılacağını bilemez olmanın şaşkınlığı içinde sus pus olmuşlardı.

*-*

O derin sessizliği Albert bozdu!

“Prenses’ e bir şey olmadı; o yaşıyor; yoksa bu gül de, bahçe gibi taş olurdu ” dedi.

 Albert’ in elinde tuttuğu güle bakarak ” Belle yaşıyor” dediği an, gül goncasının yaprakları birer birer açılmaya başladı.

Orada bulunan herkes, korku ve heyecanla birbirine sokularak gülün Kırpık’ ın elinde açılmasını izliyordu. Kral, elini belindeki kılıca atmıştı. 

Kırpık midesini boğazında hissedecek kadar vücudunu ele geçiren korku dalgasını yenmeye çabalıyordu.

Orada bulunanlar için sanki saatler geçmiş kadar uzun gelen, ama aslında birkaç saniye süren değişim sonrasında, gül şekli değiştirerek Belle’ in ölmüş annesine, eski Kraliçe’ ye dönüşmüştü.

Pembe parlak bir ışıkla çevrelenmiş, uçucu ama elle tutulacak kadar da somut bir halde karısını karşısında gören kralın yüzü kireç gibi oldu. 

Zorlukla “Kraliçem” diyebildi. “Bu sizsiniz…”

“Gelişim sizi sevindirmesin Kral’ ım” dedi ölmüş kraliçe.

 Sesi ta uzaklardan, rüzgara karışmışçasına fısıltı ile geliyordu. 

“Kızımın ve bu ülkenin geleceği için buradayım”

Eski Kraliçe; despot krala bakarak sözlerini sürdürdü.

“Bu dünyada ve kainatta en önemli şey yaşamdır ve yaşamı korumaktır”

“Kainat, her formdaki yaşam enerjileri ile varlığını sürdürmektedir ve yaratılan her şey bu devamlılığı sağlamak için vardır” 

” Siz verdiğiniz kararlarla, kainat için en önemli unsuru – hayatı- yok etmeyi; kendinizi korumak, egonuzu beslemek için geçer yol saydınız. Böylece, başta kendiniz olmak üzere tabiatı tahrip ettiniz. Sona erdirdiğiniz her bir hayat, kainatta var olması gereken bir unsuru da yok etti.

Çünkü tüm yaratılmışlar, görünmez bağlarla birbirine bağlıdır. Birine yapılan kötülük, suya atılan taşların yarattığı dalgalar gibi, büyüyerek ve pek çok şeyi içine alarak çoğalır.
 Kötülüğün tek amacı ise hayatı yok etmektir”

“Ancak, kainatta, korkularından beslenen ve egosu yüksek her şey eninde sonunda kendini yok etmeye mahkumdur. Bu da başka bir yaradılış kanunudur.”

“Size korkularınızı yenmeniz ve olgunlaşmanız için farklı zamanlarda verilen şansları kullanamadınız. Hem insanları hem de çevrenizdeki her şeyi yok etmekten vazgeçmediniz.

Varlığınız ve kararlarınız çok olumsuz sonuçlar verdi, veriyor. O nedenle, bu gelişmelere bağlı olarak, siz, kendi yaşamınızı da kendi ellerinizle yok ettiniz” 

Kraliçenin pembe görüntüsü silikleşmeye başlıyordu.

“Vaktim azalıyor” dedi kraliçe.

 ” Kızımız şimdi sizin yaptığınız hataların, kötülüklerin bedeli olarak tutsak” diye devam etti.

“Onu tutsak alan duvar aslında sizin sona erdirdiğiniz her bir yaşam ve aldığınız her bir yanlış kararla tuğla tuğla meydana getirdiğiniz; mutlak iyilik ile aranızdaki aşılmaz duvardır. Bu duvarı, sizin verdiğiniz yanlış kararları düzelterek yaşamı yeniden yeşertecek, cesur, adil ve yüreği merhametle yoğrulmuş bir kralın kararları ve kararlılığı yıkacaktır” dedi ve ekledi.

“O Kral şimdi aranızda duruyor”.

 “O, daha henüz çocukken, yüreğinde yeşeren merhamet duygusunu, sevgi ve iyiliği geliştirdi. Onu ileride çok büyük başarılara taşıyacak bilgi ve becerilere burada, bu sarayda sahip oldu.

Çok belirgindir ki o sizden çok daha fazla sevilen, basiretli bir kral olacaktır.”

“Kırpık Saçlı Albert” diye seslendi eski kraliçe.

“Bir adım öne çık!”

“Bundan sonra krallık tacı senin. Onu layıkıyla taşımanı dilerim”

“Kızım, senin ülkeye yeniden hayat verdiğin, insanların korkusuzca konuştuğu ve sana bağlılık yeminini içtenlikle yaptığı gün; tutsaklığından kurtulabilecektir”

dedi.

“O nedenle, kararlarını alırken sonuçlarının ne olacağını düşünmeden hareket etmemen gerekecek. Bunun için çok dikkatli ol. Etrafında, aklına, bilgisine ve yüreğine güvendiğin insanlar olsun. Halkına her zaman kulak ver; onları dinle. Vaktin oldukça ülkenin her yanına git, halkına yakın ol. Refahın eşit dağılmasına sebep olacak kararlar al.

Eğer içinde taşıdığın bu yüce duyguları bir kenara bırakır, egolarına ve sahip olduğun güce yenilirsen; senin sonun da Kral gibi olacaktır ve kızım sonsuza kadar tutsak kalacaktır”

Kraliçenin görüntüsü silikleşirken despot kralın durduğu yer aniden içeriye tek bir noktaya doğru çökmeye başladı. Kralın, görünmez şiddetli bir girdaba kapılarak döndüğüne,  boyunun sonsuzluk kadar uzadığına bir anlığına şahit oldu oradakiler.

Kral o görünmez noktaya adeta bir ip kadar incelerek çekildi ve an içinde gözden kayboldu. 

Onun kaybolduğu yerde simsiyah bir nokta kalmıştı sadece…

6 YIL SONRA

Albert, Kral olduktan sonra her yıl olduğu gibi Belle’ in doğum gününü, tüm halkın katılımıyla; hala gökyüzüne doğru uzanan duvarın önünde kutlamaya hazırlanıyordu.

O günün sabahı, yine erkenden kalkıp duvarın önüne geldiğinde, gün hala ışımamıştı.

Belle için kopardığı ve hala ilk günkü gibi gonca halinde kalan gülü koynundan çıkararak kokladı.

“Belle” diye seslendi. 

“Bugün senin doğum günün. Seni yanımda görmek; bu güzel ülkenin gerçek kraliçesi olarak hayatını sürdürmeni sağlamak için elimden geleni yaptım; yapmaya da devam edeceğim.

Keşke burada olsaydın da ülkemizin nasıl yeşillendiğini, insanların yüzlerinin nasıl güldüğünü görseydin…”

“Kırpık Saçlı Kral” diye seslendi  arkasından bir çocuk.

Albert dönüp baktığında bakışları cin gibi küçük bir oğlan çocuğunun onu seyrettiğini gördü.

Küçük çocuğun da saçları kırpık kırpıktı ve masmavi gözlerinin içi gülüyordu.

“Prenses Belle bu duvarın arkasında mı?”

“Evet” dedi Kırpık

“Onu neden oradan çıkarmıyorsun o halde? Eğer senin gücün yetmiyorsa ben de yardım ederim; duvarı beraber yıkarız” dedi küçük çocuk gülerek.

“Pekala” dedi Albert; “Hadi tut bakalım kılıcın kabzasından küçüğüm”

Birlikte tuttukları kılıcı olanca güçleriyle duvara sapladılar.

Kılıcın saplandığı yerden başlayarak çatlayan duvar, göz açıp kapayana kadar yerle bir oldu.

İşte tam o anda, güneş dağların ardından yüzünü göstermiş; ilk huzmelerini Belle’ nin balkonuna düşürmüştü.

Duvar yıkıldıktan sonra gül bahçesi olanca güzelliğiyle gözler önüne serildi. Hala birbirinden güzel güllerle doluydu ve mis gibi kokuları sabahın sisi ile birlikte gökyüzüne yükseliyordu.

O sırada Belle gerinerek balkona çıktı. 

Küçük prenses artık büyümüş çok güzel bir genç kız olmuştu.

Güneşin ışıklarının altında saçları pırıl pırıl gibi parıldamaktaydı…

*-*

Sonra mı?

Belle ile Albert kısa sürede evlendiler.

Ömürleri boyunca çok sevdiler ve çok sevildiler.

Belle olan biteni dinlediğinde tek bir soru sordu

“Albert’ in krallığa seçilme nedeni neydi?”

Cevabı Albert’ in cebinden çıkan kağıt verdi!

*-*

Fareleri Öldürmeme Notu

Farelerinde bir tasarımı* var. Onlarında yemek yeme şartı** var. Fareleri öldürürsek hiç canlı olamazlar. 

* canı

**hakkı

Mouse-In-Snow-Younger-Childrens-Book-Illustration-Alison-Edgson

Minik Patiler

Standard

Bu postun hazırlanma sebebi Nursun Hanımcığıma verdiğim söz. Bilmem o sözümü hatırlar mı, ya da unuttuğumu mu sanır? Esasen unutmadım da bizim kızların güzel pozlarını yakalamak istedim ancak pek başarılı olamayınca eski fotoğraflarından bir derleme yaptım.

Çocukken bilmem beslemediğimiz hayvan kaldı mı? Anneciğim nur içinde yatsın bir çocuğun sahip olabileceği en iyi anne olmakla kalmadı en iyi arkadaşta oldu her yaramazlığımıza ortak. Hal böyle olunca evde kirpide beslendi akvaryum içinde akrepte. Kedi, köpek ve yazları biz binelim diye alınan eşekler ve dahi kuzular, oğlaklar ve buzağılardan bahsetmeye gerek var mı bilmem daha niceleri hep çocukluğumuzda bize arkadaş oldu. Hal böyle olunca ben memleketten üniversite ve ardından iş hayatı için Ankara ya gidince ev tek başıma pek sessiz geldi bana ve bir can yoldaşı arayışım Siyami Can’ım la nihayete erdi. Siyami bana geldiğinde altı aylıktı çoğunlukla insanlar yavru isterler ve depresyonda bir kedicikti ki bu konuda uyarılmıştım. Ben herşeye varım dedim ve Emine (Siyaminin anneannesi ilk sahibi) iyi ki bu konuda bana güvendi ve oğlumu bana verdi. Eve geldiği dakika mutfak dolabının altına giren oğlum iki ay bana yüzünü göstermedi yalnız geceleri ve ben işteyken mamasını yemek ve tuvalet için o dolabın altından çıktı. Evde çok gergin günler geçirdik ve itiraf ediyorum kaçsın diye mutfak penceresini açık bıraktığım dahi oldu ki o kaçmadı. İki ayın sonunda artık sabrım taştı bir birimizin yüzünü artık görme ve alışma vaktimizin geldiğine karar verip altına yada arkasına saklanılacak hiç bir şey olmayan odam dışında her yeri kapatarak süpürge sapıyla bebeğimi zorla dolabın altından çıkardım ve planladığım gibi o odaya giren Siyami tamamen savunmasız benimle baş başa kaldı. Perdenin arkasına saklanıp korkudan tıslayan kediciği parça pinçik olmayı göze alarak elimdeki havluya sararak alıp göğsüme bastırdım tısladı tısladı ve derin bir nefes verip burnunu boynuma gömüp kokumu içine çekti. O an bizim miladımız oldu sonrasında o melek oluncaya dek hiç ayrılmadık, hep o minik burun benim boynumda patileri omuzlarıma sarılmış vaziyette ana oğul bir kedi ile evini paylaşmayanların anlayamayacağı günler geçirdik. Siyamları bilenler bilir geveze çocuklardır ve benim oğlumun bana “anneeeee” diye seslendiğini duyan kişi sayısı birden fazladır.

CIMG0375

Siyami’ ye aşık olanlar kervanına katılan koca kişisi ki o zamanlar sevgili kişisiydi İrem’i evlat edindi. Böylece çocuk sayımız ikiye yükseldi.

CIMG2279

İrem ve Siyami gördüğüm en güzel çift oldular.

CIMG2519 CIMG2810 CIMG2818 CIMG4229 CIMG4538

Sonraki zamanlarda Siyami ve İrem’in bir çok yavrusu oldu Zeytin kız da kimselere vermeye kıyamadığım olarak bizde kaldı.

CIMG9370 CIMG9402

Aileye son katılan yavrunun gaz çıkarma seanslarında da İrem’in tecrübelerinden çokca faydalandık.

CIMG0100

Durum Raporu V

Standard

Hafta başı beni çok mutlu eden bir posta ulaştı elime. Aslında geleceğini önceden bilmeme rağmen içinden çıkan kalıp olunca heyecanlanmamam mümkün değil. Mevlüde pantolonunu çok beyendiğimde bir süre sonra Türkiye’ye geleceğini istersem benim için kalıbı çıkarıp Türkiye’ye geldiğinde postaya verebileceğini söyledi. Şalvarın her türlüsüne aşırı düşkün benim için bu kalıp çok değerli. Mevlüde birde öyle özenli çıkarmış ki kalıbı açıklamalar hem Fransızca hem Türkçe üstelik kendi eklediği öneriler ve dikim aşamalarının fotokopiside var. Her şey ince ince düşünülmüş ve sevgiyle hazırlanmış beli 🙂

99006c02-94b6-416e-a54a-b7bec05cf0dbwallpaper

Bunun dışında yorulduğum bir hafta geçirdim yoğun iş günleri ve toplantılarla geçti haftam hafta sonu ise yine yoğun ancak eğlenceliydi. Üzerinde çalıştığımız duvar resminde biraz daha ilerledik. Hayatımda ilk kez at resmi üzerinde çalıştım çok heyecanlıydı. Ve yüzler ve ince detaylar baya zamanımızı alacak gibi. Sol köşedeki kadının gülümsemesini oldukça çarpık yapmışım birlikte çalıştığımız Perihan hanım Jane Seymour a benzetti ağzını 🙂

durumraporuV2

Pazar günü ise yakın bir köyde kahvaltı ve yürüyüşle geçti. Tarif vermeyeceksem yiyecek resmi paylaşmayı etik bulmuyorum (ba ba ba etik blogger ornitorenk) ama yürüyüş kısmından sevdiğim iki kare.

durumraporuV3 durumraporuV4

 

Durum Raporu III

Standard

Bu hafta sonu ilk ödevimizi yaptık biz. Çevremizde bulunan bitkilerin yapraklarından birer örneği bir A4 kağıda yapıştırıp altına isimlerini yazmamız gerekiyordu. Cumartesi ben dikiş dikerken Efekan ve babası dışarıya çıktılar bir kaç yaprak toplamak için bir süre sonra balkona çıktığımda çamurla oynayan Efekan’ı gördüm ilk tepkim hemen seslenmek oldu “Efekaaaaan” babası hemen kendime gelmemi sağladı “ben izin verdim bırak oynasın”. Bende çocukken çok eğlenirdim çamurla oynarken ve annemin bir kez olsun “oynamayın” dediğini hatırlamam sadece bizi doğrudan eve almadığını iki katlı olan yaşadığımız evde bize ait girişle yukarıya çıktığımız merdiven başında bizi soyup yıkayıp eve öyle aldığını hatırlarım. Ve neden banyoda değil de merdivende banyo yaptığımızı şimdi kapıda soyarak içeriye aldığım Efekan sayesinde anlıyorum :). Bir kaç yabani ot yaprağı ve bir söğüt yaprağı “isimleri?” dedim “bilmiyoruz” dediler. İş başa düştü pazar günü bel fıtıklarımın üzerindeki baskıyı azaltmam için sırt ve karın kaslarını güçlendirmem gereği aklına geldi Alper’in “yürüyüşe çıkalım” dedi. Hazırlandık çıktık ve inanılmaz bir rüzgarla karşı karşıya kaldık öyle olunca ben merkezde sayılabilecek bir noktada olan Anıt Mezarların oraya küçük bir gezi yapmayı ve yaprak toplamayı teklif ettim. İşte gezimizden bir kaç kare.

durumraporuIII1 durumraporuIII2 durumraporuIII3 durumraporuIII4

Diktiklerim ise çekim yapmayı başarınca en kısa sürede.

Fareleri Öldürmeme Notu

Standard

Bir defterim var benim çantamdan hiç çıkarmadığım aklıma gelen elbise modellerini çizdiğim. Kendime diktiklerim için bazen hazır kalıpları kullansamda satışa sunulan elf elbiseleri ve yelekleri gibi parçaların tasarımı tamamen bana ait. Aklıma bir fikir geldiğinde unutmayayım diye hemen çıkarır defterimi çiziktiririm. O deftere geçen yıl Efekan tarafından aldırılmış bir notu buldum bu gün. Notu aldığımız zaman fare zehri görmüştü markette ve ne olduğunu sormuştu hep doğru söylerim ona ve çok sinirlendi. Kapanların fareleri yakalamak için kullanılabileceği ve sonra dışarıya salınabilecekleri fikrine vardık birlikte. Memlekette dayısının evindeydik. Şu notu kaleme almamı ve çoğaltarak görülecekleri yerlere asmamı istedi benden çoğaltıp dayısının evinde duvara astık;

Fareleri Öldürmeme Notu

Farelerinde bir tasarımı* var. Onlarında yemek yeme şartı** var. Fareleri öldürürsek hiç canlı olamazlar. 15.07.2012 21:35

* canı

**hakkı

Mouse-In-Snow-Younger-Childrens-Book-Illustration-Alison-Edgsonp15

Optimus Prime Sweat

Standard

Daha önce Efekan’la birlikte Autobot simgeli sweat boyadık biliyorsunuz, daha doğrusu köpük tabaktan baskı kalıbı oluşturup baskı yaptık. Çocuklar öyle saf, öyle temiz ve öylesine güveniyorlar ki annelerine anneleri her şeyi yapabilir sanıyorlar. Benimki benim süpermen gibi bir şey olduğumu sanıyor ve her defasında gözünde daha bir büyütüyor sanırım ki Optimus Prime dedi. Alalım da demez hiç yap der, dik der. Mesela bana roket oyuncak dik dedi bir gün al demedi diktim, araba dik, transformers dik sanıyor ki ben öylesine becerikliyim nasıl okşuyor gururumu nasıl ama bazen öylesine yapmam imkansız bir şey istiyor ki ancak ben bunun imkansızlığını on anlatamıyorum.

Günlerden bir gün bizim haşmetmeapları misafirliğe gitti bizsiz, bende yokluğunu fırsat bilip ona bu sürprizi yaptım yine her zamanki gibi yazıcısız hobici yöntemi ekrana mulajı dayayıp çektim kopyamı. Sweatin üzerinede karbon kağıdı ile deseni geçirip 00 numara fırça ve kumaş boyası ile başladım boyamaya.

optimusprime1 optimusprime2

Işık olmasını istediğim yerleri fırçanın üzerinde boya yükü azaldığı anlarda belli belirsiz geçerek daha az boya ile boyadım. Ne mi oldu? Beğendi ve Megatron dedi 🙂

optimusprime3

Efekan’ı Beklerken Yapılanlar ve Günden Güne Eklenenler

Standard

Nasıl güzeldi heyecanla hazırlanmak. Şimdi bir kutuda saklıyorum bunları ve daha nicelerini zaman kapsülü bir nevi; şekerliği, altın yastığı, kapı çelengi, ilk giydiği kıyafetleri, kırkı çıkarılırken sayılan taşları, doğduğu yılın uykusuz takvimi, bileklikleri, göbek kordonu, ilk kesilen saçları, emziği, patiği, çorabı, bir türlü içine doğru dürüst cümleler yazmayı beceremediğim günlüğü, her doğum gününde eklenen o günün gazetesi.

efekanibeklerken1 efekanibeklerken2 efekanibeklerken3 efekanibeklerken4 efekanibeklerken5

Piyano, Evgeny Grinko, Franz Kafka ve Efekan

Standard

Klasik müzik aristokrasiyle ilişkilendirilmiştir yıllarca yıllarca yıllarca tarihle aram iyi olmadı hiç o yüzden bilmem ne kadar sürdüğünü bu yanılsamanın, kelimeleri sevdim ben, sesleri, çizgileri ve renkleri. Oysaki tarih boyunca sanatçılar aç dolaşmıştı ve o sanatçılardı müziğe, resme, heykele can veren nasıl oldu bu ezgiler aristokratların oldu?

İşte bu aynı zamanda aristokrasiden çok uzak bu adamla bir akşam saati arkadaşımdan aldığım bir maille tanıştım yapabilecek olsaydım zaten yapardım değil mi diyordu arkadaşım ve adam içime dokunan tuşlara dokunuyordu. Defalarca defalarca dinledim. Adam üzerinde kapüşonlu ceketi, kulağının arkasında sigarası pek de mütevazı ve sade piyanosunun başına oturuyor, sigarasını ağzına götürüp cebinden çıkardığı kibriti ateşliyordu. Yanan odunun ve fosforun kokusunu ciğerlerime çekiyor doğan güneşin ışıklarından kamaşan gözlerimi kapatarak serin bir sabahta içim ürpererek çalan valse kaptırıyordum kendimi. Açık yemyeşil arazide gün doğarken piyano ve akordiyonun valsine tanıklık ediyordum.

Kafka’yı çok sevdim ben farkındalığını ve farkındalığının verdiği çaresizliğini ve hüznünü. Kafka kitaplarındaki karakterlerin tarif edilmeyen ama insanın gözünde canlanan hep Franz Kafka’nın tam da kendisine benzeyen siması, Evgeny Grinko’da  Kafka’ya benziyordu kemikli burnu, ince parmakları, mahcup gülümsemesi ile. Tam da dört yaşındaki kocaman yürekli küçük erkeğimin ilk piyanosuyla buluştuğu bu günlerde.

kafkaefekanevgeny

Beni Evgeny ile buluşturan pekçokşeyindeftercisi iyiki varsın.